SESSİZ ÇOĞUNLUĞUN DERİN HEVESİ
Günaydın Türkiye.
Günaydın sevgili okurlarım.
Türkiye
her sabah yeni bir tartışmaya uyanıyor; ancak bütün bu gürültünün arkasında,
toplumun geniş bir kesimi aslında daha sakin, daha öngörülebilir bir hayat
arayışında. Siyasetin son dönemde zaman zaman dili yumuşatma yönünde verdiği
küçük işaretler, bu nedenle kamuoyunda az da olsa bir nefeslenme etkisi
yaratıyor.
Ama
yetiyor mu?
İşte
o pek bilinir değil.
Ne
var ki bu atmosferin içinde toplumun dikkatinden kaçmayan daha ince bir nokta
var:
İçeride
barış, diyalog ve toplumsal huzur vurgusu öne çıkarken; sınır ötesinde Kürt
unsurların da içinde bulunduğu yapılarla ilgili sert güvenlik adımlarının
desteklenmesi görüntüsü.
İşte
bu umutları suya düşürüyor diye düşünüyorum.
Bu
durum çoğu vatandaşta şu tür soruların doğmasına neden oluyor:
“İyi
niyetli adımlar içeride atılırken, dış politikada verilen görüntü bu dili
destekliyor mu?”
Sizce?
“Güvenlik
kaygıları ile toplumsal barış arasındaki denge nasıl kurulmalı?”
Çok
bilinir gibi değil.
“Türkiye,
bölgesel politikalarını barış arayışıyla nasıl uyumlu hâle getirebilir?”
Aslında
bu büyük bir akademik araştırma konusu olması gerekir diye düşünüyorum.
Bu
soruları elbette devletin politikalarını sorgulamak için değil; tam tersine,
barış arayışının güçlenmesi için tutarlılığın önemini hatırlatmak adına dile
getiriyorum. Çünkü Türkiye’nin hem kendi içinde hem de yakın coğrafyasında
istikrar arayışı, birbirini tamamlayan süreçler olarak görüldüğünde anlam kazanıyor
diye düşünüyorum.
Türkiye’nin
bugün ihtiyacı, “içeride barış – dışarıda çatışma” denkleminden çıkıp, kendi
bölgesel aklını yeniden kurmasıdır. Çünkü bölgedeki her gerilim, eninde sonunda
dönüp bu ülkenin insanının sofrasındaki ekmeğe, cebindeki paraya, ruhundaki
umuda yaşamak istediği huzura dokunuyor.
Devletlerin
güvenlik ihtiyaçları her zaman olacaktır; bu kaçınılmazdır. Ancak barışın dili,
özellikle böyle dönemlerde, dış politikada da incelikli bir şekilde görünür
hâle geldiğinde kamuoyunda daha güçlü bir karşılık buluyor. İçeride atılan
olumlu adımların bölgesel stratejiyle uyumlu ilerlemesi, hem Türkiye’nin
uluslararası pozisyonunu güçlendirir hem de içerideki toplumsal umutları
besler.
Bugün
Türkiye’nin ihtiyacı belki de tam budur:
Ekonomik
daralmadan günlük hayatın pahalılaşmasına, gençlerin gelecek arayışından
emeklilerin sessiz çığlığına kadar herkesin ortak bir talebi var:
Sakin, öngörülebilir, adil bir düzen.
Türkiye’nin
bugün ihtiyacı, “içeride barış – dışarıda çatışma” denkleminden çıkıp, kendi
bölgesel aklını yeniden kurmasıdır. Tekraren; çünkü bölgedeki her gerilim,
eninde sonunda dönüp bu ülkenin insanının sofrasındaki ekmeğe, cebindeki
paraya, ruhundaki umuda dokunuyor.
&
İnternette
dolaşırken gözüme ilişti;
Çok hoşuma gitti. Size de aktarayım istedim.
Büyük Üstat Yaşar Kemal şöyle diyor;
“Bir bahçede hep aynı
çiçekten olursa, o bahçe güzel olmaz.
Sen, ben, o varız diye
güzel bu bahçe.
Koparma farklı
çiçekleri, kalsın renkleriyle, kokularıyla.”
&
Ve
Tolstoy’dan bir deyiş,
Kimse, kimseyi
küçümseyecek kadar büyük değildir, bilmelisin.
Küçümsediğin her şey
için, gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.
Kirveme öğütler
Kirvem; Güzel olan ne çok şey kaybettik.
Sokakta oyunları, vefalı
komşuları ve yaraya merhem olan o eski insanları, kaybettik.
Bunu biliyor muydunuz?
Dünyada
metrekaresine en çok şair ve bilim adamı yetiştiren şehir Diyarbekir'dir.
&
Gelelim “Dilimde tüy bitinceye kadar”
yazacaklarıma;
“Diyarbekir 5 Nolu Cezaevi, aslına uygun bir
biçimde MÜZEYE dönüştürülsün.”
“SUR İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA MÜZESİ
OLSUN.”
“Sur İlçesinin adı “ESKİ DİYARBEKİR” olsun.”
“ŞEHRİN STADI, ŞEHRİN ÖZGÜRLÜK MEYDANI
OLSUN.”
Anzele
büyük bir göl haline dönüştürülsün. Etrafı piknik alanı olsun.
İyi bir hafta
geçirmeniz dileğiyle.
Dostça kalın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder