18 Nisan 2026 Cumartesi

 DÜNYA NEREYE GİDİYOR?

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

Dünyanın bir yere gittiği yok.

O kendi zararsız haliyle kendi etrafında dönerek bir günü ve daha geniş şekliyle güneşin etrafında dönerek bir yılı tamamlıyor.

Yani dünyanın kimseye bir şey yaptı yok.

Yani o masum. Yaramaz olan biziz.

Biz onu rahat bırakmıyoruz. Altını kazıyor, üstünü kirletiyor, yok ediyoruz üstündekileri.

Denizleri, nehirleri kirletiyor, dereleri kurutuyoruz. Zeytinlikleri yağmalıyor, o güzelim ağaçları kökünden sökerek yerine rezidanslar, AVM'ler dikmeye canhıraş çabalıyoruz.

Yani doğayı yok ediyoruz.

Aslında yok olan geleceğimizdir. Bunu fark etmiyoruz.

 

Evet; Dünya nereye gidiyor? 

Bu soru, her dönemin insanının zihnini meşgul etmiştir; ancak bugünlerde bu sorunun ağırlığı sanki biraz daha fazla hissediliyor. Teknolojinin baş döndürücü hızla ilerlediği, sınırların dijitalleştiği ve bilginin anlık dolaşıma girdiği bir çağda yaşıyoruz. Fakat bu hızlı değişim, beraberinde derin bir belirsizlik de getiriyor.

Bir yanda yapay zekâdan uzay çalışmalarına kadar uzanan büyük atılımlar var. İnsanlık, kendi sınırlarını zorlamaya devam ediyor.

Hastalıkların tedavisinde yeni yöntemler geliştiriliyor, iletişim hiç olmadığı kadar kolaylaşıyor. Ancak diğer yanda, bu ilerlemenin bedeli olarak artan eşitsizlikler, çevre krizleri ve toplumsal kutuplaşmalar dikkat çekiyor.

İklim değişikliği artık soyut bir tehdit değil; kapımızın önünde duran somut bir gerçek. Kuraklık, sel felaketleri ve doğal dengenin bozulması, insanlığın doğayla kurduğu ilişkinin sorgulanmasını zorunlu kılıyor. Buna rağmen, küresel ölçekte ortak bir irade ortaya koymakta zorlanıyoruz.

Siyaset sahnesinde ise güven bunalımı derinleşiyor. Toplumlar, kendilerini temsil eden yapılara karşı daha mesafeli. Popülizm yükselirken, sağduyulu ve uzun vadeli politikalar geri planda kalabiliyor. Bu da dünyayı daha kırılgan hale getiriyor.

Ancak tüm bu tabloya rağmen karamsarlık tek seçenek değil. İnsanlık tarihi, krizlerin aynı zamanda dönüşüm fırsatları yarattığını da gösteriyor. Belki de bugün yaşadığımız bu sancılı süreç, daha adil, daha dengeli ve daha sürdürülebilir bir dünyanın eşiğinde olduğumuzun işaretidir.

Sonuçta dünya, kendi kendine bir yere gitmiyor. Onu şekillendiren biziz. Tercihlerimiz, önceliklerimiz ve değerlerimiz, yarının dünyasını belirleyecek. Soru belki de şu olmalı:

Dünya nereye gidiyor değil, biz dünyayı nereye götürüyoruz?

 

&

 

Bu günkü yazıma güzel bir örnek

 

İnsanlar sıcaklarda ağacın gölgesine sığınır, soğuklarda ısınmak için o ağacı kesip yakar ısınır.

İnsanlarda vefasızlık örneği...

 

&

 

Bu günlerde en çok tuttuğum söz

Kadın olmadan devrim olmaz, devrim olmadan kadın kurtulmaz. Lenin

 

&

 

  Devlet adamı;

Yaptığı yol ve köprü ile öğünmemeli,

Köprü ve yollar ücretsiz olduğu için öğünmelidir.

Açtığı üniversite sayısıyla övünmemeli.

Mezun olan gençlere iş olanağı bulmakla övünmelidir.

Yoksullara yapılan yarım ile öğünmemeli.

Yoksulluğu ortadan kaldıran adaletli gelir dağılımları ile övünmelidir.

Ben böyle düşünüyorum.

 

İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle.  

Dostça kalın.

 


11 Nisan 2026 Cumartesi

 


 

15 GÜNLÜK BARIŞ SÜRECİ KİME VE NE KADAR KAZANDIRIR

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

ABD-İsrail, İran savaşı bir ayını geride bıraktı. İran’da inkâr edilemez büyük bir yıkım var. Ama savaşı başlatan Amerika-İsrail ikilisinde de hatırı sayılır büyük kayıplar ver. İsrail büyük tehditler altına girerken, Amerika’da da sanki çöküş sürecinin hızlandığı yönünde.

Kısacası bir aydan fazla süre gelen savaşın ilk sonuçları hiç de beklendiği gibi değil. Öyle görünüyor ki, İranlı mollalar giderlerse, dünya düzeninin bazı kolonlarını da beraberlerinde götürecekler. 

 

Savaş şimdilik Basra Körfezindeki alan hâkimiyetine odaklanmış görünüyor. Bu şekilde lokalize edilmesi önemli ama bu kapsam genişleyebilir de.

Bu savaşın kötü taraflarını tartışmaya gerek yok. Bu hepimizin malumu, ancak öğrettikleri de çok önemli. Hepimiz “asimetrik savaş” kavramının ne anlama geldiğini öğrenmiş olduk. 20 bin dolarlık dronların, 150, 200 milyon dolarlık F serilerine sivrisinek gibi musallat olduğunu gördük.

Yere göğe sığdırılamayan teknoloji harikası F-35 hayalet uçakların, yeteri kadar hayalet olmadığını da gördük.

İsrail hava sahasına gönderilen 100 bin dolarlık İHA’ları etkisizleştirmek için hava savunma sistemlerinin milyonlarca dolarlık savunma maliyeti anlamına geldiğini öğrendik.

Eminim ki her ülke kendisi için bu savaştan çok değerli dersler çıkaracaktır. Amerika ve İsrail gibi muktedirlerin İran karşısında bocalamaları bana Grup Kızılırmak’ın şu sözlerini hatırlatıyor:

“Sana kutsal gelen bin yıllık çınar

 Fiske vuruşuyla yıkılır bir gün”

 

Bütün bu asimetrik hikâyeye rağmen yanlış bir hesap, küçük bir kıvılcımı büyük bir yangına dönüştürebilir. Tıpkı birinci ve ikinci dünya savaşında olduğu gibi…

Dedik demesine ancak, ufuklarda 15 günlük geçici barış antlaşması umulmadık bir zamanda gündeme oturdu.

Sizin de sorduklarınız, benim de kafamı kurcalayan bir soru;

On beş günlük geçici bu barış antlaşması kime ve de ne kadar yarar getirir?

Şimdi de bu sorunun cevabını aklımca cevaplamaya çalışayım.

 

15 GÜNLÜK BİR ATEŞKES…

 Kulağa kısa, hatta geçici bir soluklanma gibi geliyor. Ancak savaşların ve gerilimlerin doğasında, en kısa molaların bile taraflara farklı ölçülerde kazanç sağladığı bir gerçek. Bu nedenle “kime ne kadar yarar?” sorusu, yüzeyde göründüğünden daha derin bir yanıtı hak ediyor.

Öncelikle sahadaki taraflar açısından bakarsak, ateşkes en çok yıpranan güçlere zaman kazandırır. Lojistik hatlarını toparlamak, mühimmat ikmali yapmak, yaralıları tahliye etmek ve moral tazelemek için bulunmaz bir fırsattır.

Güçlü olan taraf için bile bu süreç, yeniden konumlanma ve strateji güncelleme anlamına gelir.

Zayıf olan taraf için ise adeta nefes alma aralığıdır. Bu nedenle ateşkesler çoğu zaman askeri dengeyi dondurur ama değiştirmez.

Siyasi cephede ise tablo daha karmaşıktır. Ateşkes, diplomasiye alan açar; uluslararası aktörlerin devreye girmesine, arka kapı görüşmelerinin hızlanmasına olanak tanır. Ancak bu aynı zamanda bir propaganda dönemidir. Taraflar, kamuoyuna “biz barış istiyoruz” mesajı verirken, perde arkasında pozisyonlarını güçlendirmeye devam eder. Kimin daha fazla kazanç sağladığı ise, bu 15 günü nasıl kullandığıyla doğrudan ilgilidir.

En kritik başlık ise insani boyuttur. Sivil halk için ateşkesin her günü, hayat ile ölüm arasındaki ince çizginin biraz daha geri çekilmesi demektir. Gıda yardımları ulaşır, hastaneler nefes alır, insanlar sevdiklerine kavuşur. Bu açıdan bakıldığında, ateşkesin en büyük kazananı tartışmasız sivillerdir. Ancak bu kazanımın geçici olması, aynı zamanda en büyük trajedidir.

Sonuç olarak 15 günlük ateşkes, tek başına bir çözüm değil; sadece bir imkândır. Bu süre, ya kalıcı bir barışın ilk adımı olur ya da daha büyük bir çatışmanın hazırlık dönemi. Kazananı belirleyen ise silahların sustuğu o günlerde kimin daha akıllıca hamle yaptığıdır. Ateşkesin gerçek değeri, süresinde değil; nasıl değerlendirildiğinde saklıdır.

Sonuç;

Ateşkes her zaman iyi bir haberdir.

Ancak dünyayı ateşe verip, sonra bir kova su ile ortaya çıkanları da alkışlamamak gerekliliğne inananlardanım.                             

 

İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle.  

Dostça kalın.

 

 

4 Nisan 2026 Cumartesi

 

HERKES AKLINI BAŞINA DEVİRSİN

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

Başından beri kafama takılan bir soru hatta kuşku;

Bu iş nereye varacak?

Bir dünya insanı, bir vatandaş olarak, içimi yakarcasına bu sorular beynimde zonkluyor.

Savaşın Ufku:

ABD–İsrail–İran Gerilimi Nereye Evrilir?

Ortadoğu’nun tarihi, bitmeyen gerilimlerin ve ertelenmiş hesaplaşmaların tarihidir. Bugün ABD, İsrail ve İran ekseninde tırmanan kriz, sadece bölgesel bir çatışma ihtimali değil; aynı zamanda küresel dengeleri sarsabilecek bir kırılma noktasıdır.

Peki bu gerilim nereye varır?

Hiç olsun istemem ama 3. Dünya Savaşı kapıda mı?

Öncelikle şunu kabul etmek gerekir:

Bu üç aktörün doğrudan, geniş çaplı bir savaşa girmesi herkes için yıkıcı sonuçlar doğurur.

Bunu iyi bilmek gerek.

 ABD açısından böyle bir savaş, zaten hassas olan küresel ekonomik dengeleri daha da zorlayacak; içeride ise kamuoyunun savaş yorgunluğunu derinleştirecektir.

İran ise doğrudan bir çatışmada askeri kapasitesini kullanabilse bile, ülke içindeki ekonomik ve sosyal kırılganlıklar nedeniyle büyük bir risk almış olur.

 İsrail için güvenlik kaygısı kısa vadede saldırgan politikaları teşvik etse de, uzun vadede çok cepheli bir savaşın maliyeti ağır olacaktır.

 

Bu nedenle en güçlü ihtimal, doğrudan savaş yerine “vekâlet savaşları”nın derinleşmesidir.

Zaten uzun süredir bölge bu tür çatışmaların sahnesi. Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler, Suriye ve Irak’taki çeşitli milis yapılar üzerinden yürüyen dolaylı mücadele, önümüzdeki dönemde daha da sertleşebilir.

Bu durum, savaşın görünmeyen ama sürekli kanayan bir yara gibi uzamasına neden olur.

Öte yandan yanlış bir hesap, küçük bir kıvılcımı büyük bir yangına dönüştürebilir.

Tıpkı 1. Dünya Savaşında olduğu gibi…

Hatırlarsanız 1. Dünya Savaşı, 28 Haziran 1914'te Avusturya-Macaristan veliahtı Arşidük Franz Ferdinand'ın Saraybosna'da Sırp milliyetçisi Gavrilo Princip tarafından öldürülmesiyle başladı.

Tarih, kontrol edilemeyen tırmanışların örnekleriyle dolu.

Bir füze saldırısı,

Bir suikast,

Ya da yanlış yorumlanan bir askeri hamle…

Tarafları geri dönülmez bir yola sokabilir. İşte asıl tehlike burada yatıyor: Niyetlerden çok hataların belirleyici olduğu bir savaş ihtimali.

Küresel aktörlerin rolü de kritik.

Çin ve Rusya gibi güçler, doğrudan çatışmanın büyümesini istemese de, bu krizden stratejik avantaj devşirmeye çalışacaktır.

Daha şimdiden Rusya Savaş denizaltılarını Basra Körfezi sınırlarına dayandırmış.

Gazetelerden;

Moskova, İran altyapısını gizlice koruma görevi için Hürmüz boğazı yakınlarına ikisi nükleer olmak üzere altı denizaltı konuşlandırdı.

 

Bu ne demek oluyor?

Kanımca ben de savaşın bir tarafıyım demeye getiriyor.

Tanrı bizi yapılabilecek salaklıklardan korusun.

Avrupa ise enerji güvenliği ve göç baskısı nedeniyle en fazla etkilenen ama en az etkili olan aktör olmaya devam ediyor.

Sonuç olarak, ABD–İsrail–İran hattındaki gerilim kısa vadede büyük bir savaşa dönüşmeyebilir. Ancak bu, tehlikenin geçtiği anlamına gelmez. Aksine, daha karmaşık, daha uzun ve daha yıpratıcı bir çatışma dönemine girildiğini gösterir.

Belki de asıl soru şudur:

Bu savaş nereye varır değil, ne kadar süreyle devam eder?

Ortadoğu’da savaşın en acı gerçeği şudur:

Kazananı yoktur, sadece kaybedenleri farklıdır. Ve ne yazık ki bu denklem henüz değişmiş değil.

 

İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle.   

Dostça kalın.

 

 

28 Mart 2026 Cumartesi

 

N E W R O Z

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

Newroz Bayramını kutlamaya günler kala siz sevgili okurlarımdan bana;

Bize Newroz hakkında geniş ve gerçeğe yakın bilgiler verir misin? Diye isteklerde bulunanlar oldu.

Ben de bu yazımda sizlerin bu sorusunu yanıtlamaya çalışacağım.

Evet Newroz;

Mitolojik Öykü:

Kısaca;

 (Kawa ve Dehak) 

Asur Kralı Dehak, halka zulmeden zalim bir hükümdardır. Omuzlarında çıkan iki yılan için her gün iki gencin beynini kurban olarak ister. Kawa adında bir Kürt demirci, çocuklarını kurtarmak için saraya gizlice girer, Dehak'ı öldürür ve sarayı ateşe vererek halka özgürlük ateşini yakar.

Anlamı: 

21 Mart, karanlığın (kış) bitip aydınlığın (bahar) başlaması, zalime karşı direnerek özgürlüğe ulaşma günü olarak kutlanır. 

 

Newroz’un Ateşi:

Efsane ile Gerçeğin Kesiştiği Yer

Her yıl mart ayının sonuna doğru, toprağın uykudan uyanışını izleriz. Güneş biraz daha cömert davranır, rüzgârın dili yumuşar. Ve bu uyanışın en eski, en derin sembollerinden biri yeniden yanar, Newroz ateşi.

Peki bu ateş yalnızca bir bahar bayramının neşesi midir, yoksa binlerce yıl öncesinden süzülüp gelen bir hafızanın kıvılcımı mı?

Newroz’un kökenine dair anlatılan en bilinen efsane, demirci Kawa’nın hikâyesidir. Rivayete göre zalim bir hükümdar olan, halkına korku salmış, gençlerin hayatını söndürmüştür. Bu karanlık düzen, bir demircinin çekiciyle kırılır. , isyanın simgesi olur. Dağlarda yaktığı ateşler ise zulmün son bulduğunu ilan eder. O ateş, bugün hâlâ yakılır. Bir zaferin, bir dirilişin ve bir hatırlamanın işareti olarak.

Ancak efsaneler, çoğu zaman hakikatin üzerini örtmez; aksine onu başka bir dilde anlatır. Newroz’un izini sürdüğümüzde, yolumuz eski Mezopotamya’nın ritüellerine kadar uzanır. Gündüz ile gecenin eşitlendiği, doğanın yeniden doğduğu bu zaman dilimi, insanlık için her çağda özel olmuştur. Bu yüzden Newroz, yalnızca bir halkın değil, geniş bir coğrafyanın ortak hafızasıdır.

Efsanedeki ateş ile gerçekte yakılan ateş arasındaki bağ da burada kurulur. Ateş, yalnızca ısınmak için değil; arınmak, yenilenmek ve hatırlamak için yakılır. İnsan, doğanın döngüsüne kendi hikâyesini ekler. Kawa’nın çekici; belki de tarih boyunca sayısız isyanın, değişimin ve yeniden doğuşun sembolüne dönüşür.

Bugün Newroz’u konuşurken, çoğu zaman efsane ile gerçeği birbirinden ayırmaya çalışırız. Oysa belki de asıl mesele, ikisinin nasıl iç içe geçtiğini anlamaktır. Çünkü efsaneler, toplumların duygusal hakikatidir. Tarih ise bu hakikatin iz düşümü.

Newroz ateşi yanarken, aslında yalnızca geçmişi anmayız. Aynı zamanda geleceğe dair bir söz veririz: Karanlığın ne kadar uzun sürdüğünden bağımsız olarak, bir gün mutlaka aydınlık gelir.

Belki de bu yüzden, Newroz’un en “gerçeğe yakın” efsanesi şudur: İnsan, her bahar yeniden doğabileceğine inanmak ister. Ve bu inanç, bazen bir efsaneden daha gerçektir.

21 Mart'ta baharın gelişini (ekinoks) simgeleyen, kökeni 3000 yılı aşkın süredir Zerdüştlük inancına dayanan, Mezopotamya ve İran coğrafyasındaki halkların ortak bayramıdır.  

Temelinde zalim kral Dehak'a karşı demirci Kawa'nın yaktığı isyan ateşi ve özgürlük mücadelesi yatar; bu, modern dönemde Kürtler için direniş sembolüdür. 

 

Newroz, sadece bir efsane değil, aynı zamanda mevsimsel bir dönüşümün kutlanması olduğunu söyldik. Newroz’a bu açıdan baktığımızda:

 

Doğanın Canlanması:

 21 Mart, gece ve gündüzün eşitlendiği (ekinoks) zamandır. Kışın bitişi ve baharın gelişiyle toprağın uyanması kutlanır.

Ateş Kültü

Kutlamaların en belirgin simgesi ateştir. İnsanlar büyük ateşlerin etrafında toplanır ve üzerinden atlar; bu eylem arınmayı ve kötülüklerden kurtulmayı temsil eder.

Ortak Ritüeller

Renkli yumurtaların tokuşturulması, yeni ve renkli kıyafetlerin giyilmesi veya özel sofraların kurulması yaygın geleneklerdendir.

Sembolik Değer

Modern dönemde Newroz, özellikle Kürt kültürü için toplumsal kimlik, direniş ve bir arada olma isteğinin güçlü bir ifadesi haline gelmiştir. 

UNESCO tarafından İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası listesine dahil edilen bu bayram, barış ve dayanışmanın ortak bir değeri olarak kabul edilmektedir

 

Newroz konusunda Türkiye’nin siyasi yaklaşımında önemli değişiklikler yaşandı:

Türkiye'nin Newroz kutlamalarına yaklaşımı, 1990'lardan bu yana büyük bir değişim geçirerek güvenlik odaklı bir "tehdit" algısından, resmi ve kültürel bir "sahiplenme" veya "yasal tanıma" sürecine evrilmiştir.

 

Bu değişimi değerlendirmek gerekirse: 

 

Yasaklı ve Çatışmalı Dönem (1990-2000 dönemi)

Bu yıllarda Newroz, devlet nezdinde büyük ölçüde bir güvenlik meselesi ve terörle ilişkili bir eylem olarak kodlanmıştı. 

Kutlamalar çoğu zaman valiliklerce yasaklanıyor, izinsiz yapılan gösteriler ise sert müdahaleler ve can kayıplarıyla sonuçlanıyordu.

Newroz, özellikle Kürt siyasi hareketi için bir direniş ve kimlik sembolü haline gelmişti; bu durum devletin "ayrılıkçı eylem" kaygısını tetikliyordu. 

Newroz’dan Nevruz’a resmileşmesi ve kültürel sahiplenme…

Devlet, Newroz'un yarattığı toplumsal enerjiyi reddetmek yerine onu "Nevruz" adı altında Türk dünyasının bir geleneği olarak tanımlayarak resmileştirme yoluna gitti. 

 

1990'ların ortasından itibaren kamu kurumları (valilikler, okullar) resmi "Nevruz" törenleri düzenlemeye başladı. Dolayısıyla Demirci Kawa efsanesi, Ergenekon'dan çıkış hikâyesiyle ikame edilmek istendi.

Bir yandan devletin Newroz’u içselleştirme çabası sürerken, diğer yandan terminoloji farkı üzerinden Kürtçe yazımı olan "Newroz" (W harfi ile) uzun süre siyasi bir sembol olarak görülüp yasaklanırken, Türkçe yazımı "Nevruz" resmi kabul gördü. 

Son dönemde Newroz kutlamaları, geçmişe kıyasla daha "normalleşmiş" bir zemin bulmuştur:

Günümüzde büyükşehirlerde (İstanbul, Diyarbakır gibi) kutlamalar genellikle valilikler veya ilgili yerel makamların onayıyla yasal mitingler şeklinde gerçekleştirilmektedir.

UNESCO'nun Newroz'u Somut Olmayan Kültürel Miras listesine almasıyla birlikte, bayramın evrensel bir barış ve bahar bayramı kimliği ön plana çıkmıştır.

Her ne kadar siyasi mesajlar verilmeye devam etse de, devletin yaklaşımı "toptan yasaklama" yerine "yasal sınırda denetleme" stratejisine dönmüştür. 

 

İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle.  

Dostça kalın.

 

20 Mart 2026 Cuma

 

BİR DAMLA PETROLÜN GÖLGESİNDE

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

1936 yılında İngiliz siyasetçi Winston Churchill, Birleşik Krallık Parlamentosu içinde yer alan Avam Kamarası’nda dikkat çekici bir cümle kurmuştu:

“Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir.”

Tarih bazen uzun kitaplarla değil, tek bir cümleyle de anlatılabilir.

Churchill’in bu sözü de sanki 20. yüzyılın ve hatta 21. yüzyılın jeopolitiğini özetleyen bir ifade gibi duruyor.

Petrol, modern dünyanın en güçlü damarlarından biri oldu. Sanayi devriminden sonra hızla büyüyen ekonomiler, ulaşım ağları, ordular ve teknolojik gelişmeler büyük ölçüde enerjiye, özellikle de petrole dayandı. Bu nedenle petrol sadece bir doğal kaynak değil, aynı zamanda küresel güç dengelerinin merkezine yerleşen stratejik bir unsur haline geldi.

Ne var ki bu stratejik değer, petrolün bulunduğu coğrafyalar için çoğu zaman refah anlamına gelmedi.

Özellikle Ortadoğu, bu çelişkinin en çarpıcı örneklerinden biridir.

İran, Irak, Suriye, Suudi Arabistan ve diğerleri…

Zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan bu topraklar, ne yazık ki uzun yıllar boyunca savaşların, müdahalelerin ve siyasi krizlerin eksik olmadığı bir bölge olarak anıldı.

Hep de Demokrasi getirmek adına.

Güya…

Elbette tarihteki her çatışmayı sadece petrole bağlamak doğru olmaz. Bölgenin karmaşık yapısı; dinî, etnik ve siyasi, meshep ve diğer birçok faktörün iç içe geçtiği bir tablo ortaya koyar. Ancak petrolün bu büyük satranç tahtasında önemli bir rol oynadığı da inkâr edilemez.

Bu satranç tahtasında şah kadar olmazsa bile çok vezir kadar çok önemli bir rolü var…

Yüzyıl boyunca büyük güçlerin Ortadoğu’ya yönelik ilgisi bu nedenle giderek arttı. Sınırlar değişti, ittifaklar kuruldu, yönetimler değişti. Bütün bu gelişmelerin arka planında çoğu zaman enerji kaynaklarının stratejik değeri vardı.

Bazen tarihçiler, bazen siyaset bilimciler şu soruyu sorar:

“Kaynak zenginliği bir nimet midir, yoksa bir kader mi?”

Ortadoğu örneği, bu sorunun düşündürücü bir cevabını veriyor. Zengin doğal kaynaklar kimi zaman ülkeleri kalkındırmak yerine uluslararası rekabetin merkezine çekebiliyor. Bu durum da o coğrafyalarda yaşayan insanlar için uzun ve zor bir yaşam anlamına gelebiliyor.

Aslında mesele sadece petrol de değildir. İnsanlık tarihi boyunca değerli görülen her kaynak benzer mücadelelere sahne olmuştur. Altın, baharat, ticaret yolları…

Dün bunlar için verilen mücadeleler, bugün yerini enerji kaynakları üzerindeki rekabete bırakmıştır.

Ancak çağımızın farkı şudur: Bugün dünya artık bu gerçeğin daha fazla farkındadır.

Enerji dönüşümü, yenilenebilir kaynaklar ve sürdürülebilir ekonomi gibi kavramlar giderek daha fazla konuşuluyor. Belki de bu dönüşüm, sadece çevreyi korumak için değil, aynı zamanda kaynaklar uğruna yaşanan çatışmaları azaltmak için de önemli bir fırsat sunuyor.

Churchill’in yaklaşık bir asır önce söylediği o söz, bugün hâlâ tartışılıyor. Çünkü bu cümle sadece bir dönemin stratejik düşüncesini değil, aynı zamanda insanlığın değerler konusundaki sınavını da yansıtıyor.

Gerçekten de bir damla petrol, bir damla kandan daha değerli olabilir mi?

Tarih bize bunun böyle olmaması gerektiğini tekrar tekrar gösterdi. Fakat insanlık çoğu zaman bu gerçeği anlamak için ağır bedeller ödedi.

Belki de artık asıl soru şudur:

Enerjiyi mi insanlık için kullanacağız, yoksa insanlığı enerji uğruna mı harcayacağız?

Bu soruya verilecek cevap, sadece Ortadoğu’nun değil, bütün dünyanın geleceğini belirleyecek kadar önemlidir.

Ama ne yazık ki insanlık, enerji uğruna harcanıyor.

Bahane çok.

Hani sosyal medyada genellikle sorulan soruların bir tanesi;

Amerika bu Acemlerden ne istiyor?

Cevaplayayım mı?

Venezuela’dan ne istediyse kimimizin Acem dediği İran’dan da onu istiyor.

Petrol istiyor kardeşim petrol.

Yoksa İran’ın yönetiminden, yöneteninden ve de yönetim biçiminden hiç mi hiç işi olmaz.

Umurunda bile olmaz…

İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle.  

Dostça kalın.

14 Mart 2026 Cumartesi

 


        

          AMERİKA NEDEN İRAN’I VURUR?

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

Görünen Sebepler ve Gerçek Hesaplar:

 Ortadoğu’da yaşanan her askeri hamlenin görünen bir nedeni, bir de arka planda konuşulmayan hesapları vardır. Amerika’nın İran’a yönelik askeri saldırı ihtimali ya da sınırlı operasyonları da bu gerçeğin dışında değildir. Resmi açıklamalarda genellikle “güvenlik”, “nükleer tehdit” ya da “bölgesel istikrar” gibi kavramlar öne çıkarılır. Ancak jeopolitik satranç tahtasına biraz daha yakından bakıldığında tablo çok daha karmaşık görünür.

 

Birinci Başlık

Öncelikle İran meselesi, yalnızca iki ülke arasındaki bir gerilim değildir. Bu gerilim, Ortadoğu’nun güç dengelerini doğrudan ilgilendiren daha geniş bir rekabetin parçasıdır. İran, bölgedeki birçok aktör üzerinde etkisi olan bir ülke. Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi ülkelerde doğrudan ya da dolaylı nüfuz alanları oluşturmuş durumda. Bu durum, Washington açısından İran’ı yalnızca bir devlet değil, aynı zamanda bölgesel bir güç ağı haline getiriyor. Dolayısıyla Amerika için mesele yalnızca İran’ın kendisi değil; İran’ın oluşturduğu etki alanıdır.

 

İkinci Önemli Başlık

Enerji ve ticaret yollarıdır. Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği stratejik hatlardır. İran’ın bu bölgede askeri veya siyasi üstünlük kazanması, küresel enerji piyasasında ciddi dalgalanmalar yaratabilir. Amerika ise uzun yıllardır bu hatların kontrolünün kendisine yakın güçlerde kalmasını stratejik bir öncelik olarak görüyor.

 

Üçüncü Başlık

Büyük güç rekabetidir. Günümüzde küresel siyasetin merkezinde giderek sertleşen bir güç mücadelesi bulunuyor. İran, son yıllarda Çin ve Rusya ile daha yakın ilişkiler kurarak Batı blokuna karşı alternatif bir diplomatik ve ekonomik ağ geliştirmeye çalışıyor. Bu durum Washington açısından yalnızca bölgesel bir sorun değil, küresel rekabetin bir parçası olarak görülüyor.

 

Dördüncü Başlık

Bir diğer faktör iç politikadır. Amerikan dış politikası çoğu zaman iç siyasetle de yakından ilişkilidir. Başkanların seçim dönemlerinde veya iç politikada sıkıştıkları anlarda dış politika hamleleri daha sertleşebilir. “Güçlü lider” görüntüsü vermek ya da kamuoyunun dikkatini başka alanlara yönlendirmek, tarih boyunca farklı yönetimlerin başvurduğu yöntemlerden biri olmuştur.

 

Beşinci Başlık

Son olarak İsrail faktörü de göz ardı edilemez. Washington ile Tel Aviv arasındaki stratejik ilişki, Ortadoğu politikalarının belirlenmesinde önemli bir rol oynar. İran’ın İsrail’i doğrudan tehdit eden söylemi ve bölgedeki müttefikleri üzerinden oluşturduğu baskı, Amerika’nın İran’a karşı daha sert bir tutum almasına neden olan unsurlardan biridir.

Bütün bu başlıklar bir araya geldiğinde, Amerika’nın İran’a yönelik olası askeri hamlelerinin tek bir nedene indirgenemeyeceği görülür.

Güvenlik söylemi, enerji politikaları, bölgesel güç dengeleri, küresel rekabet ve iç politika hesapları… Hepsi aynı denklemin parçalarıdır.

Uluslararası ilişkilerde çoğu zaman sorulması gereken soru “neden şimdi?” sorusudur. Çünkü devletler genellikle fırsat gördükleri anda harekete geçerler. Bu nedenle İran meselesinde de asıl belirleyici olan yalnızca nedenler değil, aynı zamanda zamanlamadır.

Ortadoğu’da tarih bize şunu öğretmiştir: Görünen nedenler çoğu zaman buzdağının yalnızca görünen kısmıdır. Asıl hesaplar ise suyun altında kalır.

 

Ek bir not

Sanırım gözümüzde büyüttüğümüz Amerika, aslında çok büyük bir ekonomik sıkıntı içindedir.

Bu nedenle dikkat ederseniz son zamanlarda saldırdığı ülkeler; daha çok petrol, doğal gaz ve altın rezervi zengin olan ülkeler.

Venezuela, İran

 

Hadi söyleyeyim, içimde kalmasın.

Amerika’nın bu yaptıkları aslında dünyaya rest çekmektir.

Ya rezervlerinden bana da pay verirsin ya da …

Yoksa Amerika’nın ülkelerin yönetimleri ya da halklarına çektirdikleri hiç umurunda değil.

 

&

 

İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle.  

Dostça kalın.

 

 

7 Mart 2026 Cumartesi

 

İRAN'DA DİRENİŞİN VE MÜCADELENİN YENİ DÖNEMİ

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

Bir Hastane Odasında Düşünceler

Bu satırları, hastane odasında yattığım şu zorlayıcı günlerde yazıyorum. Vücudumun bir kısmı hastalıkla mücadele ederken, zihnimin bir kısmı da Orta Doğu'nun karmaşık, ancak bir o kadar da anlamlı bir parçası olan İran’daki olaylarla meşgul. Belki de her iki dünyadaki acılar ve mücadeleler arasında bir paralellik kurmak, bu yazıyı daha anlamlı hale getirecektir.

İran… Bu topraklarda yaşananlar, geçmişin derinlerinden günümüze kadar uzanan bir direnişin, haksızlık karşısında susmayan bir halkın ve bir türlü sona ermeyen bir özgürlük mücadelesinin öyküsüdür. İran halkının yaşadığı toplumsal ve politik çalkantılar, yalnızca bu bölgeyle sınırlı kalmayıp, tüm dünyayı etkileyen bir etkiye sahiptir. Bu satırları yazarken, hastanede hasta yatağımda yorgun ama düşünceli bir şekilde, Tahran’ın sokaklarında yankı bulan sesleri düşünüyorum.

Geçtiğimiz yıllarda, İran'da kadınların başörtüsüne karşı verdiği mücadele ve kadın hakları konusunda yaşanan büyük direniş, tüm dünyanın dikkatini bu ülkenin üzerine çekti. 2022'nin Eylül ayında, Mahsa Amini'nin ölümünün ardından başlayan protestolar, adeta bir dönüm noktasına işaret etti. Kadınların, gençlerin ve halkın sokaklara dökülüp sistemle karşı karşıya gelmesi, İran'daki rejimin halk üzerindeki baskılarının sınırlarını aşmasına neden oldu. Mahsa Amini'nin ölümünün arkasındaki sebep, toplumsal adaletin sadece bir örneği haline geldi.

İran hükümetinin bu olaylara nasıl tepki verdiği ise oldukça trajikti. Protestoların üzerine gelen kanlı müdahaleler, binlerce tutuklama, kaybolan insanlar ve işkenceler… Yine de, tüm bu zulme rağmen, İran halkı yılmadı. Direnişin gücü, sokaklarda, hastanelerde, cezaevlerinde yankılandı. Dünya, bu halkın bir özgürlük için verdiği mücadeleye tanıklık etti. Zira, İran'daki bu protestolar sadece bir kadının ölümüne tepki değil, aynı zamanda yıllardır süregelen bir baskı rejimine karşı toplumsal bir başkaldırıydı.

Ama tüm bu olayların ışığında, bir köşe yazarı olarak bir soru daha var kafamda: İran’ın geleceği ne olacak? Bu sorunun cevabını verirken, hastane odasında yatarken bile bir umut ışığı arıyorum. Çünkü İran halkı, tıpkı diğer halklar gibi, özgürlük, eşitlik ve adalet isteyen, buna inanmış bir halktır. Ancak İran’daki rejim, yıllardır halkın bu taleplerini bastırmaya çalıştı. Zorbalık, dini baskılar ve devrimci söylemler arasındaki gerilim, halkın gönlündeki bu büyük değişim arzusunu daha da güçlendirdi.

İran’daki toplumsal hareketin geleceği, dış güçlerin etkisiyle şekillenmeyecek. Bu mücadele, sadece bir halkın ve özellikle de kadınların mücadelesi olarak tarihe geçecek. İran halkı, tüm baskılara rağmen “Sesimizi duyun” demeye devam ediyor.

Öte yandan, hastane odasında düşündükçe, bu direnişin ne kadar kritik bir eşik olduğunu da fark ediyorum. Sadece İran’ı değil, tüm Orta Doğu’yu etkileyecek bir dalga bu. Hükümetler, rejimler, dünya liderleri… Belki de bu direniş, bir halkın elinden alınan özgürlüğün ve umudun nasıl geri alınabileceğinin tarihsel bir dersi olacak.

Hastanedeki yalnızlığımda düşündüğümde, bir yandan kendi acım ve yaralarımla meşgulken, İran halkının mücadeleleri beni başka bir şekilde etkiliyor. İnsan, acı çekerken bile cesaret bulabilir mi? Belki de bulabilir. İran'daki direniş, bana, tüm zorlukların üstesinden gelmek için mücadele etmenin ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.

Herkesin göremediği ama her şeyin aslında çok daha derinlerinde olan bir şey var: Umut. İran'daki bu direnişin bir gün zaferle sonuçlanacağını ve adaletin kazanacağını umuyorum. Çünkü insanlık, adalet ve özgürlük gibi temel haklardan asla vazgeçmemeli. Ve tıpkı hastanedeki iyileşme sürecim gibi, tüm bu acılar bir gün sona erdiğinde, özgürlüğün ve eşitliğin aydınlık yüzü daha parlak olacak.

 

&

 

İranlı muhalif bir kadın, ABD ve İsrail’in ülkelerine saldırmasına ilişkin, sorulan soruya;

“Bu aile meselesi. Sen ailene kızınca yabancıların onları vurmasını ister misin?”

Sorusuyla tepki gösteriyor.

İşte ırkı, dili, dini, meshebi ne olursa olsun; kadın her yerde ve her zaman kadındır.

Seni alkışlıyorum kardeşim.

 

İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle.  

Dostça kalın.