SESSİZ DEĞİŞİMLER ÇAĞINDA
YAŞAMAK
Günaydın Türkiye.
Günaydın sevgili okurlarım.
Sevgili
okurlarım bugün sizlere siyasetten uzak yazarının ve yayın organının başına iş
açmayacak bir yazıyla karşınızda olmak istedim.
Kabulünüz
ricasıyla…
Geçiyorum
yazıma.
Gürültülü
tartışmaların, keskin başlıkların ve bitmeyen gündemlerin arasında çoğu zaman
gözden kaçırdığımız bir şey var: Hayat, bütün bu karmaşanın içinde sessiz
sedasız değişmeye devam ediyor.
Örneğin; sabah yürüyüşe çıkanların sayısı artıyor. Sanıyorum
fark ediyorsunuz havalar soğuk olmasına rağmen parklarda banklar daha erken
doluyor. İnsanlar kulaklıklarını takıp aceleyle geçip gitmek yerine bazen durup
gökyüzüne bakıyor. Toplum sadece yüksek sesle konuşarak dönüşmez; bazen en büyük
değişimler fısıltıyla olur.
Teknolojiyle
ilişkimiz de böyle. Artık herkesin cebinde bir dünya var ama buna rağmen “yavaşlama” kelimesi hiç olmadığı kadar
moda. Artık defterine not alan gençler, hafta sonu telefondan uzak durmaya
çalışan aileler… Hız çağında frene basma ihtiyacı duyuyoruz.
Bilmem
belki de bu, son yılların yorgunluğunun doğal sonucu. Sürekli bir şeylere
yetişmeye çalışmak, gündemi kaçırma korkusu, ekrana düşen her bildirimi ciddiye
almak insanı içten içe tüketiyor. Şimdi ise daha çok insan “Bugün gerçekten
neye ihtiyacım var?” diye sormaya başlıyor. Cevap çoğu zaman şaşırtıcı derecede
sade: biraz huzur, biraz sohbet, biraz da nefes.
Bir
gazeteci bugün acaba ne yazsam endişesi tsşıyor. Ben gibi.
Mahalle
kültürünün yeniden hatırlanması boşuna değil. Selam vermeden geçmediğimiz
komşular, kapı önünde yapılan kısa muhabbetler, aynı fırından alınan ekmek…
Büyük meseleleri çözmez belki ama ruhumuzu onardığı kesin. Toplum dediğimiz
şey, böyle bir şey olmalı bence.
Gençler
sosyal medyada görünür olma isteğiyle, özel hayatı saklama ihtiyacı arasında
gidip geliyorlar. Ruh sağlığı, dengeli yaşam, üretmenin mutluluğu gibi
kavramlar eskisinden daha fazla dile getiriliyor.
Bugün
bu denli düşünceler dip yaptı diye düşünüyorum.
Belki
de bütün bu sessiz değişimler bize şunu söylüyor: Gürültüden yorulduk. Daha
sakin, daha insani bir tempo arıyoruz.
Gündem
her zaman yoğun olacak. Tartışmalar da bitmeyecek. Ama insan, arada bir başını
kaldırıp güneşin nereden doğduğuna, rüzgârın hangi yönden estiğine bakmayı
ihmal etmemeli. Çünkü asıl hayat, çoğu zaman manşetlerin değil, gündelik
anların içinde akıyor.
Ve
belki de bugünlerde en çok ihtiyacımız olan şey tam olarak bu: Daha az
bağırmak, biraz daha dikkatle dinlemek ve hayatın sessizce sunduğu değişimleri
fark edebilmek.
Ve
bir başka önemli şey; doğru
bildiklerimizin doğruluğunu araştırmak.
&
Kirveme öğütler
Kirvem;
insanlarda vefa arama; insan sıcakta ağacın gölgesine sığınır, soğuklarda aynı
ağacı keserek sınır.
&
Tolstoy’dan deyişler
Bir
insan acı duyuyorsa canlıdır; başkasının acısını duyuyorsa insandır.
Daha ne desin?
&
Soruyorum;
Aynı havayı soluyor,
Aynı güneşin altında ısınıyor,
Aynı yağmurda ıslanıyor,
Aynı ayın ışığıyla aydınlanıyoruz.
Birbirimizden daha ne istiyoruz.
&
Gelelim
“Dilimde tüy bitinceye kadar” yazacaklarıma;
“Diyarbekir
5 Nolu Cezaevi, aslına uygun bir
biçimde MÜZEYE dönüştürülsün.”
“SUR
İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA
MÜZESİ OLSUN.”
“Sur
İlçesinin adı “ESKİ DİYARBEKİR”
olsun.”
“ŞEHRİN STADI, ŞEHRİN ÖZGÜRLÜK MEYDANI OLSUN.”
Anzele büyük bir göl haline dönüştürülsün. Etrafı
piknik alanı olsun.
İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle.
Dostça kalın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder