21 Şubat 2026 Cumartesi

 


 

           ANILARLA DİYARBEKİR

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

Sevgili okurların bu kışı içerde geçirmemek gazetemin başına bir sorun çıkarmamak için sizlere 1960’lardan bir kış akşamını anlatmayı yeğledim.

Hadi ben yaştaki seksenlikler anılarınızı kısmen de olsa tazeleyeyim.

Diyarbekir’de soğuk bir kış akşamıydı. Gün daha yeni kararmış, gökyüzü kurşuni bir örtü gibi şehrin üzerine çökmüştü. Ayaz, dar sokakların arasından sertçe esiyor; insanın yüzünü sızlatan kuru bir rüzgâr kaldırımlardaki tozu savuruyordu. Diyarbekir Surları karanlığın içinde daha da heybetli görünüyordu; siyah bazalt taşları, yüzyılların sessizliğini taşıyan birer gölge gibi uzanıyordu.

Rahmetli babam her kış ve her yaz bu cümleyi tekrarlardı, bizim yakınmamız üzerine;

“Oğlum size her zaman diyorum, Diyarbekir’in yazı yaz, kışı kış gibidir.”

Sokak lambalarının sarı ışıkları, taş evlerin duvarlarına vurup titrek gölgeler oluşturuyordu. Bacalardan yükselen duman, soğuk havada ağır ağır dağılıyor; kömür ve yanık odun kokusu mahalleye siniyordu. Bir köşe başındaki fırından yeni çıkmış ekmeğin sıcak buğusu yayılıyor, önünde bekleyenlerin ellerini ısıtıyordu. İnsanlar kalın paltolarına sarınmış, atkılarını yüzlerine kadar çekmişti. Konuşmalar kısa ve buğulu nefesler arasındaydı.

Uzakta, Dicle Nehri’nin kıyısında ince bir sis tabakası yükseliyordu. Nehrin ağır akışı, gecenin sessizliğinde daha belirgin duyuluyor; arada bir köprüden geçen bir aracın sesi suyun üzerinde yankılanıyordu. Rüzgâr, suyun yüzeyinde küçük dalgalar oluşturuyor; ay ışığı bu dalgaların üzerinde kırılıp kayboluyordu.

Bir evin penceresinden dışarı sızan sarı ışık, soğuğun ortasında bir umut gibi parlıyordu. İçeride soba harlı yanıyor, çayın buharı tavana doğru yükseliyordu. Büyükler eski günlerden söz ediyor, çocuklar battaniyeye sarılmış halde onları dinliyordu. Dışarıdaki ayaz ne kadar sert olursa olsun, evin içindeki sıcaklık ve paylaşılan hikâyeler her şeyi unutturuyordu.

O kış akşamında Diyarbakır, taşın ve soğuğun şehri olmaktan çıkmış; hatıraların, dayanışmanın ve içtenliğin şehri olmuştu. Soğuk hava yüzleri kızartsa da kalplerde ince, dirençli bir sıcaklık vardı.

 

                                       &

 

BİR BABA NASİHATI

 

Fes dururken püskülle uğraşma oğul.

 

 

&

 

Kıssadan hisse

 

Eşeği düğüne çağırmışlar, eşek gitmemiş. Diğer eşek niye gitmedin diye sorunca,,

Ahmak;

Eşeği niye düğüne çağırırlar?

Ya odun bitmiştir ya da su…

 

&

 

Kirveme öğütler

 

Kirven bugün sana Şener Şen Üstadımızdan bir deyiş.

"Bundan 40 sene önce uyanık Maho rolünü oynadım. Bugün bana sorsanız en acı gelen şey, insanların büyük çoğunluğunun hala ezilen, kandırılan ve saf olan Bilo olduğu ülkede yaşıyor olmak..

Hala sokakta aç insanları, yoksulları ve sefalet içerisinde yaşayanları görmek..."

 

 

                                        &

 

Ve yazıma çoğu kez olduğu gibi bir şiirimle son veriyorum.

Maden anılardan başladık bugün, devam edelim.

EY DİYARBEKİR

Türküler yaktım Dicle'de
Sallarında, karpuz kabuğunda mum yakarak.
Serçe parmak büyüklüğünde
Dutlarını yedim Hevsel Bağçasında
Halaylar teptim Kırklar Dağında
Şiirler yazdım özgürlükten yana
On gözlü köprünün üzerinde ,
Seni seyrettim Ey Diyarbekir’i
Gene de doyamadım sana.

Surlarında yürüdüm
Naralar attım, küfürler ettim
Faşizme, Zulmedene, Sömürene.
Beni tüm benliğimle yok sayana
Gelin Ulan! Ben buradayım, dedim.
Ben-u Sen'de Evli Beden'de
Seni seyrettim Ey Diyarbekir!
Gene de doyamadım sana.

Dünkü Koşu Meydanı'nın
Tam orta yerine gittim.
Elimde bir galon şarap

Seslendim dostlara,
Tabii ki duyamadılar beni.
Tek başıma içtim bir galon şarabı
O günlerde olduğu gibi.
Başı önde yürüdüm
Ofisten taa Lise Caddesi'ne doğru
Lanet okudum Seni senden uzak tutanlara,
Kin kustum seni bu hale koyanlara,
Küfrettim seni benden ayıranlara
Lise Caddesi'nde seni seyrettim Ey Diyarbekir!
Gene de doyamadım sana.

Ali Emiri'de Kadri Göral'la bugünleri düşünürken,
Melik Ahmet'te Bedri Ayseli'yle türkü söylerken ,
Bir de Kenan Temiz'in ezgilerine darbukayla eşlik ederken,
Ne güzel günlerdi.
O günleri yaşadım yeniden Ey Diyarbekir
Gene de doyamadım sana.

RECEP YILMAZ
recepyilmaz46@gmail.com

                                                    &

 

Gelelim “Dilimde tüy bitinceye kadar” yazacaklarıma;

 

“Diyarbekir 5 Nolu Cezaevi, aslına uygun bir biçimde MÜZEYE dönüştürülsün.”

“SUR İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA MÜZESİ OLSUN.

“Sur İlçesinin adı “ESKİ DİYARBEKİR” olsun.”

 “ŞEHRİN STADI, ŞEHRİN ÖZGÜRLÜK MEYDANI OLSUN.”

Anzele büyük bir göl haline dönüştürülsün. Etrafı piknik alanı olsun.

   

İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle. 

Dostça kalın.

Hiç yorum yok: