21 Şubat 2026 Cumartesi

 


 

           ANILARLA DİYARBEKİR

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

Sevgili okurların bu kışı içerde geçirmemek gazetemin başına bir sorun çıkarmamak için sizlere 1960’lardan bir kış akşamını anlatmayı yeğledim.

Hadi ben yaştaki seksenlikler anılarınızı kısmen de olsa tazeleyeyim.

Diyarbekir’de soğuk bir kış akşamıydı. Gün daha yeni kararmış, gökyüzü kurşuni bir örtü gibi şehrin üzerine çökmüştü. Ayaz, dar sokakların arasından sertçe esiyor; insanın yüzünü sızlatan kuru bir rüzgâr kaldırımlardaki tozu savuruyordu. Diyarbekir Surları karanlığın içinde daha da heybetli görünüyordu; siyah bazalt taşları, yüzyılların sessizliğini taşıyan birer gölge gibi uzanıyordu.

Rahmetli babam her kış ve her yaz bu cümleyi tekrarlardı, bizim yakınmamız üzerine;

“Oğlum size her zaman diyorum, Diyarbekir’in yazı yaz, kışı kış gibidir.”

Sokak lambalarının sarı ışıkları, taş evlerin duvarlarına vurup titrek gölgeler oluşturuyordu. Bacalardan yükselen duman, soğuk havada ağır ağır dağılıyor; kömür ve yanık odun kokusu mahalleye siniyordu. Bir köşe başındaki fırından yeni çıkmış ekmeğin sıcak buğusu yayılıyor, önünde bekleyenlerin ellerini ısıtıyordu. İnsanlar kalın paltolarına sarınmış, atkılarını yüzlerine kadar çekmişti. Konuşmalar kısa ve buğulu nefesler arasındaydı.

Uzakta, Dicle Nehri’nin kıyısında ince bir sis tabakası yükseliyordu. Nehrin ağır akışı, gecenin sessizliğinde daha belirgin duyuluyor; arada bir köprüden geçen bir aracın sesi suyun üzerinde yankılanıyordu. Rüzgâr, suyun yüzeyinde küçük dalgalar oluşturuyor; ay ışığı bu dalgaların üzerinde kırılıp kayboluyordu.

Bir evin penceresinden dışarı sızan sarı ışık, soğuğun ortasında bir umut gibi parlıyordu. İçeride soba harlı yanıyor, çayın buharı tavana doğru yükseliyordu. Büyükler eski günlerden söz ediyor, çocuklar battaniyeye sarılmış halde onları dinliyordu. Dışarıdaki ayaz ne kadar sert olursa olsun, evin içindeki sıcaklık ve paylaşılan hikâyeler her şeyi unutturuyordu.

O kış akşamında Diyarbakır, taşın ve soğuğun şehri olmaktan çıkmış; hatıraların, dayanışmanın ve içtenliğin şehri olmuştu. Soğuk hava yüzleri kızartsa da kalplerde ince, dirençli bir sıcaklık vardı.

 

                                       &

 

BİR BABA NASİHATI

 

Fes dururken püskülle uğraşma oğul.

 

 

&

 

Kıssadan hisse

 

Eşeği düğüne çağırmışlar, eşek gitmemiş. Diğer eşek niye gitmedin diye sorunca,,

Ahmak;

Eşeği niye düğüne çağırırlar?

Ya odun bitmiştir ya da su…

 

&

 

Kirveme öğütler

 

Kirven bugün sana Şener Şen Üstadımızdan bir deyiş.

"Bundan 40 sene önce uyanık Maho rolünü oynadım. Bugün bana sorsanız en acı gelen şey, insanların büyük çoğunluğunun hala ezilen, kandırılan ve saf olan Bilo olduğu ülkede yaşıyor olmak..

Hala sokakta aç insanları, yoksulları ve sefalet içerisinde yaşayanları görmek..."

 

 

                                        &

 

Ve yazıma çoğu kez olduğu gibi bir şiirimle son veriyorum.

Maden anılardan başladık bugün, devam edelim.

EY DİYARBEKİR

Türküler yaktım Dicle'de
Sallarında, karpuz kabuğunda mum yakarak.
Serçe parmak büyüklüğünde
Dutlarını yedim Hevsel Bağçasında
Halaylar teptim Kırklar Dağında
Şiirler yazdım özgürlükten yana
On gözlü köprünün üzerinde ,
Seni seyrettim Ey Diyarbekir’i
Gene de doyamadım sana.

Surlarında yürüdüm
Naralar attım, küfürler ettim
Faşizme, Zulmedene, Sömürene.
Beni tüm benliğimle yok sayana
Gelin Ulan! Ben buradayım, dedim.
Ben-u Sen'de Evli Beden'de
Seni seyrettim Ey Diyarbekir!
Gene de doyamadım sana.

Dünkü Koşu Meydanı'nın
Tam orta yerine gittim.
Elimde bir galon şarap

Seslendim dostlara,
Tabii ki duyamadılar beni.
Tek başıma içtim bir galon şarabı
O günlerde olduğu gibi.
Başı önde yürüdüm
Ofisten taa Lise Caddesi'ne doğru
Lanet okudum Seni senden uzak tutanlara,
Kin kustum seni bu hale koyanlara,
Küfrettim seni benden ayıranlara
Lise Caddesi'nde seni seyrettim Ey Diyarbekir!
Gene de doyamadım sana.

Ali Emiri'de Kadri Göral'la bugünleri düşünürken,
Melik Ahmet'te Bedri Ayseli'yle türkü söylerken ,
Bir de Kenan Temiz'in ezgilerine darbukayla eşlik ederken,
Ne güzel günlerdi.
O günleri yaşadım yeniden Ey Diyarbekir
Gene de doyamadım sana.

RECEP YILMAZ
recepyilmaz46@gmail.com

                                                    &

 

Gelelim “Dilimde tüy bitinceye kadar” yazacaklarıma;

 

“Diyarbekir 5 Nolu Cezaevi, aslına uygun bir biçimde MÜZEYE dönüştürülsün.”

“SUR İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA MÜZESİ OLSUN.

“Sur İlçesinin adı “ESKİ DİYARBEKİR” olsun.”

 “ŞEHRİN STADI, ŞEHRİN ÖZGÜRLÜK MEYDANI OLSUN.”

Anzele büyük bir göl haline dönüştürülsün. Etrafı piknik alanı olsun.

   

İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle. 

Dostça kalın.

14 Şubat 2026 Cumartesi

MAHALLENİN DEĞİŞEN SESİ

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

Bir zamanlar mahalle, sadece evlerin yan yana dizildiği bir yer değildi; bir ritmi, bir dili, kendine özgü bir sesi vardı. Sabah kapı önlerini süpürenler, akşamüstü sandalyelerini kaldırıma çıkaranlar, bakkalın önünde edilen kısa sohbetler… Gün, bu küçük karşılaşmalarla akardı.

Şimdi şehir büyüdü, sokaklar kalabalıklaştı, kapılar daha sık kapalı kalıyor. Apartman girişlerinde selamlaşmalar bazen başını sallamakla kalıyor.

Su kesintisini bildiriyor, kim kargo bırakıldığını yazıyor, kim kaybolan kediyi soruyor… Dijital ama hâlâ mahalle işi. Yardım ihtiyacı doğduğunda bir mesaj yetiyor; birkaç dakika içinde kapı çalabiliyor.

Yeni nesil mahalle esnafı da bu dönüşümün parçası. Zincir marketlerin yanında açılan küçük kahveciler, fırınlar, tamirciler… İnsanlar sadece alışveriş yapmaya değil, kısa bir mola vermeye uğruyor. Bir selam, iki kelime, tanıdık bir yüz; şehirde tutunmamızı sağlayan bağlar belki de tam burada kuruluyor.

Parklar bu yeni mahalle kültürünün merkezlerinden biri hâline geldi. Sabah erken saatlerde yürüyüş yapanlar, çocuklarını salıncağa getiren anne babalar, bankta gazetesini okuyanlar… Aynı sokakta yaşayıp yıllarca karşılaşmayan insanların, bir bankta yan yana oturunca sohbete başladığına tanık oluyoruz.

Elbette eskiyle yeninin arasındaki fark hissediliyor. Kapı önlerinde uzun akşamlar daha az, çocuk sesleri bazı sokaklarda eskisi kadar yüksek değil. Ama yerine başka alışkanlıklar geliyor: site içi etkinlikler, apartman toplantılarında paylaşılan küçük ikramlar, komşular arasında düzenlenen kitap değişimleri…

Belki de mahalle dediğimiz şey, binalardan çok niyet meselesi. Aynı sokakta yaşayan insanların birbirini fark etme isteği varsa, kültür de kendine yol buluyor. Büyük şehirde küçük bir kasaba duygusu yaratmak zor ama imkânsız değil.

Günün sonunda insan, en çok tanıdık yüzlere ihtiyaç duyuyor. Asansörde edilen iki cümlelik sohbet, markette “Bugün nasılsınız?” diye soran kasiyer, camdan cama yapılan kısa bir selam… Bunlar manşet olmaz ama hayatın ağırlığını hafifleten ayrıntılardır.

Belki de mahalle hâlâ orada; sadece biraz daha sessiz, biraz daha temkinli, biraz da zamana uyum sağlamış hâlde. Onu canlı tutan ise teknoloji ya da beton değil, aynı eski şey: birbirini görmeye gönüllü insanlar.

 

&

 

BU SÖZÜ ÇOK TUTTUM

Bütün yılanlar yerde sürümez,

Bazıları yanınızda yürür.

 

 

&

 

NİYE, ALLAH AŞKINA NİYE?

Aynı havayı soluyor,

Aynı güneşin altında ısınıyor,

Aynı yağmurda ıslanıyor, 

Aynı ayın ışığıyla aydınlanıyoruz.  

Peki bu olan bitenlerle, bu ciğer yakanlar niye?

 

&

Kirveme öğütler

Hayat ne gideni geri getirir

Ne de kaybettiğin zamanı geri çevirir.

Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın; ya da yaşamadım diye ağlamayacaksın, kirvem.

 

&

 

Gelelim “Dilimde tüy bitinceye kadar” yazacaklarıma;

 

“Diyarbekir 5 Nolu Cezaevi, aslına uygun bir biçimde MÜZEYE dönüştürülsün.”

“SUR İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA MÜZESİ OLSUN.

“Sur İlçesinin adı “ESKİ DİYARBEKİR” olsun.”

 “ŞEHRİN STADI, ŞEHRİN ÖZGÜRLÜK MEYDANI OLSUN.”

Anzele büyük bir göl haline dönüştürülsün. Etrafı piknik alanı olsun.

   

İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle. 

Dostça kalın. 

7 Şubat 2026 Cumartesi

 


 

SESSİZ DEĞİŞİMLER ÇAĞINDA YAŞAMAK

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

Sevgili okurlarım bugün sizlere siyasetten uzak yazarının ve yayın organının başına iş açmayacak bir yazıyla karşınızda olmak istedim.

Kabulünüz ricasıyla…

Geçiyorum yazıma.

Gürültülü tartışmaların, keskin başlıkların ve bitmeyen gündemlerin arasında çoğu zaman gözden kaçırdığımız bir şey var: Hayat, bütün bu karmaşanın içinde sessiz sedasız değişmeye devam ediyor.

Örneğin;  sabah yürüyüşe çıkanların sayısı artıyor. Sanıyorum fark ediyorsunuz havalar soğuk olmasına rağmen parklarda banklar daha erken doluyor. İnsanlar kulaklıklarını takıp aceleyle geçip gitmek yerine bazen durup gökyüzüne bakıyor. Toplum sadece yüksek sesle konuşarak dönüşmez; bazen en büyük değişimler fısıltıyla olur.

Teknolojiyle ilişkimiz de böyle. Artık herkesin cebinde bir dünya var ama buna rağmen “yavaşlama” kelimesi hiç olmadığı kadar moda. Artık defterine not alan gençler, hafta sonu telefondan uzak durmaya çalışan aileler… Hız çağında frene basma ihtiyacı duyuyoruz.

Bilmem belki de bu, son yılların yorgunluğunun doğal sonucu. Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmak, gündemi kaçırma korkusu, ekrana düşen her bildirimi ciddiye almak insanı içten içe tüketiyor. Şimdi ise daha çok insan “Bugün gerçekten neye ihtiyacım var?” diye sormaya başlıyor. Cevap çoğu zaman şaşırtıcı derecede sade: biraz huzur, biraz sohbet, biraz da nefes.

Bir gazeteci bugün acaba ne yazsam endişesi tsşıyor. Ben gibi.

Mahalle kültürünün yeniden hatırlanması boşuna değil. Selam vermeden geçmediğimiz komşular, kapı önünde yapılan kısa muhabbetler, aynı fırından alınan ekmek… Büyük meseleleri çözmez belki ama ruhumuzu onardığı kesin. Toplum dediğimiz şey, böyle bir şey olmalı bence.

Gençler sosyal medyada görünür olma isteğiyle, özel hayatı saklama ihtiyacı arasında gidip geliyorlar. Ruh sağlığı, dengeli yaşam, üretmenin mutluluğu gibi kavramlar eskisinden daha fazla dile getiriliyor.

Bugün bu denli düşünceler dip yaptı diye düşünüyorum.

Belki de bütün bu sessiz değişimler bize şunu söylüyor: Gürültüden yorulduk. Daha sakin, daha insani bir tempo arıyoruz.

Gündem her zaman yoğun olacak. Tartışmalar da bitmeyecek. Ama insan, arada bir başını kaldırıp güneşin nereden doğduğuna, rüzgârın hangi yönden estiğine bakmayı ihmal etmemeli. Çünkü asıl hayat, çoğu zaman manşetlerin değil, gündelik anların içinde akıyor.

Ve belki de bugünlerde en çok ihtiyacımız olan şey tam olarak bu: Daha az bağırmak, biraz daha dikkatle dinlemek ve hayatın sessizce sunduğu değişimleri fark edebilmek.

Ve bir başka önemli şey; doğru bildiklerimizin doğruluğunu araştırmak.

 

                                     &

 

Kirveme öğütler

Kirvem; insanlarda vefa arama; insan sıcakta ağacın gölgesine sığınır, soğuklarda aynı ağacı  keserek sınır.

 

                                         &

Tolstoy’dan deyişler

Bir insan acı duyuyorsa canlıdır; başkasının acısını duyuyorsa insandır.

Daha ne desin?

 

                                      &

 

Soruyorum;

Aynı havayı soluyor,

Aynı güneşin altında ısınıyor,

Aynı yağmurda ıslanıyor, 

Aynı ayın ışığıyla aydınlanıyoruz.  

Birbirimizden daha ne istiyoruz.

                                        &

 

Gelelim “Dilimde tüy bitinceye kadar” yazacaklarıma;

 

“Diyarbekir 5 Nolu Cezaevi, aslına uygun bir biçimde MÜZEYE dönüştürülsün.”

“SUR İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA MÜZESİ OLSUN.

“Sur İlçesinin adı “ESKİ DİYARBEKİR” olsun.”

 “ŞEHRİN STADI, ŞEHRİN ÖZGÜRLÜK MEYDANI OLSUN.”

Anzele büyük bir göl haline dönüştürülsün. Etrafı piknik alanı olsun.

   

İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle. 

Dostça kalın.

24 Ocak 2026 Cumartesi

 

İç Barış Başka Bir Şeydir

Kandil ve Suriye Bambaşka

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

Türkiye’nin yıllardır aynı defteri açıp kapadığını hissediyorum:

Sayfaları yıpranmış, cümleleri eksik, noktalaması yarım kalmış bir defter bu.

Ne zaman barış konuşulsa aynı yanlış paragrafın başına dönülüyor.

Sanki biri sürekli sayfayı çevirip yine aynı satıra parmağını koyuyor:

“Barış, Kandil ne derse odur.”

“Barış, Suriye’deki rüzgâra bağlıdır.”

Oysa bu memleketin barışı, dağların gölgesine sığdırılamayacak kadar büyük, Suriye çöllerinin tozuyla kirlenemeyecek kadar değerlidir.

Barış, sınır ötesinin insafına terk edilecek bir misafir değil;

bu topraklarda doğmuş, bu topraklarda büyüyecek bir çocuktur.

İç Barış: Yurdu Besleyen En Naif Rüzgâr

İç barış, dışarıdaki silahların değil, içerideki vicdanların konusudur.

Bir halkın kendi hikâyesini özgürce anlatabilmesi,

bir annenin çocuğuna kendi dilinde ninni söyleyebilmesi, bir köyün, bir şehrin, bir toplumun kendini ait hissetmesi…

Bu mesele, dağların ardındaki karargâhların değil;

Ankara’nın, Diyarbakır’ın, Van’ın, İzmir’in sokaklarının meselesidir.

İç barış dediğimiz şey, bir halkın devletiyle yeniden göz göze gelmesidir.

Sertliği değil, sözü; şüphenin değil, güvenin dilidir.

Burada Kandil’in gölgesi yoktur.

Suriye’nin sert rüzgârı da yoktur.

Burada sadece Türkiye’nin kendi kalbi vardır.

Kandil ve Suriye: Dışarının Sert Coğrafyası

Sonra bir de diğer hikâye var:

Dağların içine kurulmuş bir yapı,

Suriye savaşının ortasında doğmuş başka bir oluşum,

büyük güçlerin parmak uçlarıyla dengede tuttuğu kırılgan bir satranç tahtası…

Bunlar Türkiye’nin iç barışının kardeşi değildir;

coğrafyanın, politikanın, güç mücadelesinin çetin yüzleridir.

Orada diplomasiyle, akılla, gerektiğinde güçle yürütülen bir oyun vardır.

Bu oyun, içimizdeki barış bahçesinin toprağına karıştırılmamalıdır.

Çünkü dışarının toprağı başka, içerinin toprağı başkadır.

Aynı Güneşin Altında İki Ayrı Yol

Türkiye’nin yaptığı yıllardır aynı hataydı:

İki yolu tek bir patikada yürütmeye çalışmak.

Bir yanda iç barışın ince zarafeti, diğer yanda dış politikanın sert taşları…

Hâlbuki bu iki yol birbirine değmeden de ilerleyebilir.

İçeride barışın narin çiçekleri yetişirken,

dışarıda devlet aklı kendi hesaplarını tutabilir.

İç barış başka bir dildir.

Kandil ve Suriye bambaşka.

Birini dışarıdaki fırtınaya bağlamak, kendi evinin ışığını komşunun rüzgârına emanet etmek gibidir.

Son Söz

Bu ülkenin barışı ne dağların infaz çizelgesine, ne Suriye’deki siyah tozlu yollara bağlıdır.

Barış, bu topraklarda yaşayan insanların yüzüne bakar.

Ve bir ülke kendi iç huzurunu dış gölgelere teslim ettiği sürece hiçbir zaman gerçekten nefes alamaz.

Türkiye ancak şu cümleyi kalbine yazdığında huzur bulacaktır:

“İç barış bizimdir.

Dışarıdaki hesaplar ise başka bir defterde tutulur.”

 

                                       &

 

Kirveme öğütler

Kirvem; insanlarda vefa arama; insan sıcakta ağacın gölgesine sığınır, soğuklarda aynı ağacı  keserek sınır.

 

                                         &

Tolstoy’dan deyişler

Bir insan acı duyuyorsa canlıdır; başkasının acısını duyuyorsa insandır.

Daha ne desin?

 

                                      &

 

Soruyorum;

Aynı havayı soluyor,

Aynı güneşin altında ısınıyor,

Aynı yağmurda ıslanıyor, 

Aynı ayın ışığıyla aydınlanıyoruz.  

Birbirimizden daha ne istiyoruz.

                                        &

 

Gelelim “Dilimde tüy bitinceye kadar” yazacaklarıma;

 

“Diyarbekir 5 Nolu Cezaevi, aslına uygun bir biçimde MÜZEYE dönüştürülsün.”

“SUR İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA MÜZESİ OLSUN.

“Sur İlçesinin adı “ESKİ DİYARBEKİR” olsun.”

 “ŞEHRİN STADI, ŞEHRİN ÖZGÜRLÜK MEYDANI OLSUN.”

Anzele büyük bir göl haline dönüştürülsün. Etrafı piknik alanı olsun.

   

İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle. 

Dostça kalın.

17 Ocak 2026 Cumartesi

 

SESSİZ ÇOĞUNLUĞUN DERİN HEVESİ

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

Türkiye her sabah yeni bir tartışmaya uyanıyor; ancak bütün bu gürültünün arkasında, toplumun geniş bir kesimi aslında daha sakin, daha öngörülebilir bir hayat arayışında. Siyasetin son dönemde zaman zaman dili yumuşatma yönünde verdiği küçük işaretler, bu nedenle kamuoyunda az da olsa bir nefeslenme etkisi yaratıyor.

Ama yetiyor mu?

İşte o pek bilinir değil.

Ne var ki bu atmosferin içinde toplumun dikkatinden kaçmayan daha ince bir nokta var:

İçeride barış, diyalog ve toplumsal huzur vurgusu öne çıkarken; sınır ötesinde Kürt unsurların da içinde bulunduğu yapılarla ilgili sert güvenlik adımlarının desteklenmesi görüntüsü.

İşte bu umutları suya düşürüyor diye düşünüyorum.

Bu durum çoğu vatandaşta şu tür soruların doğmasına neden oluyor:

“İyi niyetli adımlar içeride atılırken, dış politikada verilen görüntü bu dili destekliyor mu?”

Sizce?

“Güvenlik kaygıları ile toplumsal barış arasındaki denge nasıl kurulmalı?”

Çok bilinir gibi değil.

“Türkiye, bölgesel politikalarını barış arayışıyla nasıl uyumlu hâle getirebilir?”

Aslında bu büyük bir akademik araştırma konusu olması gerekir diye düşünüyorum.

Bu soruları elbette devletin politikalarını sorgulamak için değil; tam tersine, barış arayışının güçlenmesi için tutarlılığın önemini hatırlatmak adına dile getiriyorum. Çünkü Türkiye’nin hem kendi içinde hem de yakın coğrafyasında istikrar arayışı, birbirini tamamlayan süreçler olarak görüldüğünde anlam kazanıyor diye düşünüyorum.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı, “içeride barış – dışarıda çatışma” denkleminden çıkıp, kendi bölgesel aklını yeniden kurmasıdır. Çünkü bölgedeki her gerilim, eninde sonunda dönüp bu ülkenin insanının sofrasındaki ekmeğe, cebindeki paraya, ruhundaki umuda yaşamak istediği huzura dokunuyor.

 

Devletlerin güvenlik ihtiyaçları her zaman olacaktır; bu kaçınılmazdır. Ancak barışın dili, özellikle böyle dönemlerde, dış politikada da incelikli bir şekilde görünür hâle geldiğinde kamuoyunda daha güçlü bir karşılık buluyor. İçeride atılan olumlu adımların bölgesel stratejiyle uyumlu ilerlemesi, hem Türkiye’nin uluslararası pozisyonunu güçlendirir hem de içerideki toplumsal umutları besler.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı belki de tam budur:

Ekonomik daralmadan günlük hayatın pahalılaşmasına, gençlerin gelecek arayışından emeklilerin sessiz çığlığına kadar herkesin ortak bir talebi var:

Sakin, öngörülebilir, adil bir düzen.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı, “içeride barış – dışarıda çatışma” denkleminden çıkıp, kendi bölgesel aklını yeniden kurmasıdır. Tekraren; çünkü bölgedeki her gerilim, eninde sonunda dönüp bu ülkenin insanının sofrasındaki ekmeğe, cebindeki paraya, ruhundaki umuda dokunuyor.

 

                                          &

 

        İnternette dolaşırken gözüme ilişti;

Çok hoşuma gitti. Size de aktarayım istedim.

Büyük Üstat Yaşar Kemal şöyle diyor;

“Bir bahçede hep aynı çiçekten olursa, o bahçe güzel olmaz.

Sen, ben, o varız diye güzel bu bahçe.

Koparma farklı çiçekleri, kalsın renkleriyle, kokularıyla.”

 

                                        &

 

Ve Tolstoy’dan bir deyiş,

 

Kimse, kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir, bilmelisin.

Küçümsediğin her şey için, gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.

 

         Kirveme öğütler

Kirvem; Güzel olan ne çok şey kaybettik.

Sokakta oyunları, vefalı komşuları ve yaraya merhem olan o eski insanları, kaybettik.

 

Bunu biliyor muydunuz?

Dünyada metrekaresine en çok şair ve bilim  adamı yetiştiren şehir Diyarbekir'dir.

 

&

 

Gelelim “Dilimde tüy bitinceye kadar” yazacaklarıma;    

 

“Diyarbekir 5 Nolu Cezaevi, aslına uygun bir biçimde MÜZEYE dönüştürülsün.”

“SUR İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA MÜZESİ OLSUN.

“Sur İlçesinin adı “ESKİ DİYARBEKİR” olsun.”

 “ŞEHRİN STADI, ŞEHRİN ÖZGÜRLÜK MEYDANI OLSUN.”

Anzele büyük bir göl haline dönüştürülsün. Etrafı piknik alanı olsun.

 

 İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle.

Dostça kalın.

 

         

 

10 Ocak 2026 Cumartesi

 

GÜRÜLTÜ ÇOK, SÖZ AZ

 

Günaydın Türkiye.

Günaydın sevgili okurlarım.

 

Evet gürültü çok, söz az.

Ayrıca sözler de birbirini tutmuyor.

 Türkiye’de Bir Haftanın Ardından

Türkiye’de haftalar artık takvim yapraklarıyla değil, gündemin ağırlığıyla ölçülüyor. Bir haftayı daha geride bırakırken geriye dönüp baktığımızda, yaşananların hızına mı şaşırmalı, yoksa bu hıza alışmış olmamıza mı üzülmeliyiz, karar vermek zor.

Bir yanda siyaset…

Söylenen sözler, verilen mesajlar, satır aralarına gizlenen niyetler. Aynı cümlede hem “uzlaşı” hem “tehdit” görmek mümkün. Bir gün yumuşayan dil, ertesi gün çatallaşıyor. Toplum iniş çıkışları tribünden izleyen yorgun bir seyirci gibi. Zihni lodosa tutulmuş gibi alkışlamakla, yuhalamak arasında gidip geliyor.

Bir yanda ekonomi…

Rakamlar konuşuyor ama insanların dili tutulmuş. Grafiklerle, TÜİK rakamlarıyla “enflasyonda düşüş trendi başladı” deniyor ama mutfakta durum öyle değil. Sokakta, pazarda, evlerde yürek yakan bir yoksulluk var; rakamların, istatistiklerin göstermediği can yakıcı bir hayat gerçeği bu. Eskiden “emekli ay sonunu getiremiyor” diye isyan edilirdi. Meğerse onlar güzel zamanlarmış. Şimdi emekli maaşıyla 1 hafta geçinebilmek bile mucize sayılır. Ben de bir emekliyim. Artık kendimden vazgeçtim. Aklım, fikrim gençlerde. Onlar maalesef gelecek konusundaki beklentilerini, umutlarını yitirmiş durumdalar.

Siyasetin de, ekonominin de düzeleceği günleri görebiliriz. Her ikisinde de inişler ve çıkışlar konjonktürel olabilir ama mesele “adalet” oldu mu iş değişir. Adalet çürümeye başladı mı birey de, toplum da çürümeye, yozlaşmaya başlar.

Herkesin dilinde ama kimsenin tam olarak emin olamadığı bir alan. “Hukuk var mı?” sorusu, “hukuk kime var?” sorusuna dönüşmüş durumda. Bu belirsizlik, toplumsal huzursuzluğun en derin kaynağı. Çünkü insanlar yoksulluğa katlanabilir, sıkıntıya dayanabilir ama adaletsizliğe direnemezler; çünkü adaletsizlik çürütür, çünkü adaletsizlik tuzun kokmasıdır.

Dış politikada her zamanki yönü belli olmayan bir yürüyüşü var.

Bir adım doğuya, bir adım batıya… Söylemde güçlü, pratikte temkinli. Ancak dünya hızla değişirken, eski reflekslerle yeni fırtınalara dayanmak zor. Türkiye’nin sadece pozisyon alan değil, yön tayin eden bir akla ihtiyacı var kanımca.

Ve toplum…

En çok da orası yoruldu. Sosyal medyada öfke, sokakta sessizlik hâkim. İnsanlar konuşuyor ama dinleyen yok; yazıyor ama anlaşılmıyor. Herkes haklı, herkes mağdur. Bu kadar haklılığın olduğu yerde çözüm neden bu kadar uzak, işte asıl soru bu.

Belki de sorun tam burada başlıyor:

Çok konuşuyoruz ama az düşünüyoruz.

Çok tepki veriyoruz ama az yüzleşiyoruz.

Gürültü arttıkça sözün değeri düşüyor.

Oysa bu ülkenin hâlâ güçlü bir birikimi var.

Sağduyusu var, vicdanı var, ortak bir hafızası var. Fakat bunların yeniden ortaya çıkması için önce sakinleşmeye, sonra da samimiyete ihtiyacımız var. Siyasetin dili sertleştikçe toplum geriliyor; toplum gerildikçe gelecek bulanıklaşıyor.

Bu haftanın bize bıraktığı en net tablo şu:

Türkiye’nin meselesi yalnızca ekonomi, yalnızca siyaset ya da yalnızca hukuk değil. Türkiye’nin meselesi birbirini duymayan kulaklar, birbirine güvenmeyen kalpler.

Ayrıca barıştan söz etmek güzel de, aynı kimliklere, farklı davranışlar, barış konusunda insanların aklını karıştırmıyor mu? Barışı zihinlerde uzaklaştırmıyor mu?

Ve belki de en çok şuna ihtiyacımız var:

Biraz daha az slogan,

Biraz daha çok gerçek.

 

                                              &

 

BUNU BİLİYOR MUYDUNUZ?

 

  Dünya üzerinde 2 peygamber kabrinin olduğu tek yer Diyarbekir’dir.

 

                                              &

 

Bir söz de benden

Ben derim ki kendini aklama çabasını bir kenara bırak, her şeyden önce kendini yokla. RY                        

                                    

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

Söylenenler göre Ümit Yaşar yirmi üç kez, kendi sözlerine göre de üç kez intihara kalkışmıştı.

1973 yılında Ümit Yaşar Oğuzcan’ın on yedi yaşındaki oğlu Vedat Oğuzcan, Galata Kulesi’nden aşağı atlayarak intihar eder. Rivayet odur ki, cansız bedeni yerde yatarken avucundaki kağıtta bir not yazılıdır: “Baba intihar öyle edilmez, böyle edilir!”

 

&

 

Kirveme öğütler

 Kirvem, başarı için ömrünün bir bölümünü bedel olarak ödemeyenler, bir başarısızlığın bedelini bir ömür boyu öderler.

Aklında olsun.

 

&

 

Gelelim “Dilimde tüy bitinceye kadar” yazacaklarıma;    

 

“Diyarbekir 5 Nolu Cezaevi, MÜZEYE dönüştürülsün.” Ama aslına uygun olsun.

 

“SUR İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA MÜZESİ OLSUN.

 

“Sur İlçesinin adı “ESKİ DİYARBEKİR” olsun.”

 

 İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle.

Dostça kalın.